Sayfalar

30 Mayıs 2017 Salı

Tembel Evren, Çalışkan Yaşam ve Canlılığın Farklı Yüzleri



           Karşımda bir kaya, bir ağaç fırlamış içinden, göğe uzanan elleri olmuş. İkisi de hareketsiz, canlı cansız birbirine kaynaşmış, renk farklılığı bir tek. Ancak beynimdeki ipuçlarıyla ayırabiliyorum birini diğerinden. 


O kadar emin değilim bu ipuçlarından, dayattıkları sınırlardan. Farklı yapılar, geçişler, kaynaşmalar da görebilirim istersem. En azından atomlar düzeyinde fazla uzak değiller birbirlerinden, ortak bir geçmişi paylaşıyorlar. Bir zamanlar aynı köşesinde evrenin, birlikte, ardından kopuş, uzun bir ayrılık, yolculuk ve sonunda dünyada tekrar birlikte, atomdan fazla bir halde, kaya ve ağaç olarak, sarmaş dolaş.  
Bakarak ayırıyoruz genelde canlıyı cansızdan. İlk başta emeklerken başlıyoruz ayırmaya, sanki programlanmışçasına her şeyi ağzımıza atarak: yenilebilenler ve yenilemeyenler. Ardından daha ciddi bir adlandırma geliyor: canlılar ve cansızlar.
Sürekli tüketiyoruz ayakta kalmak için, her gün, günde birkaç kez. Daha teknik bir dille söyleyeceksek, enerji gibi bir kavram kullanarak mesela, canlılık sürekli enerji alışverişi, enerji tüketimi demek. Ama öyle pasif bir ilişki değil bu; enerjiyi istiyoruz, peşinden gidiyor, bulup çıkartıyoruz. Onsuz işimiz bitik. Her şeyimiz bunun üzerine kurulu. Günlük uğraşılarımız, ilişkilerimiz, tartışmalarımız… farkında olmasak da. 
Ve çoğalmalıyız. Çılgınca bir tempoyla, enerji tüketimine benzer bir tempoyla. Birken, iki, ikiyken dört, dörtken sekiz. Biz insanlar bile, gerekli kaynakları bulduğumuzda, pek farklı değiliz. Şimdiden başka gezegenler düşünmeye başladık.
Canlılık eşittir enerji tüketimi ve kendini kopyalama, çoğaltma diyebiliriz. Enerji tüketen ve kendisini çoğaltan atomlar topluluğu. Pek şiirsel değil. Kaba. Kendimizi gereğinden fazla önemseyen biz insanların hoşlanmayacağı bir tanım. Canlılık ve yaşam kesinlikle bundan fazla olmalı.  
Fazla mı? Evet, çünkü düşünebiliyoruz, birçok canlının aksine, parçası olduğumuz, bizi ortaya çıkarmış canlılık üzerine düşünebiliyoruz. Ama bunu yapabiliyoruz diye, canlılık bu basit enerji reaksiyonundan fazla bir şey mi olmalı?
Oysa -tamamen ilgisiz eylemler seçeceksem- yolda bisikletimle giderken patlayan lastiğimi değiştiriyorum veya sabah bahçemdeki çiçeklerin keyfini çıkarmak için kahvemi alıp dışarı çıkıyor ya da hatta bazen onlarla konuşuyorum ya da arkadaşlarla buluşup saatlerce içki yemek eşliğinde sohbetler ediyoruz; bir tür sempozyum. Enerji ve kendini kopyalamayla ilgisiz eylemler; birçok eylem. Hele sonuncusu sadece ilgisiz değil, biraz da “zararlı”. Bunlar da canlılık, yaşam, bir canlının eylemleri.
İki farklı canlılık, iki farklı yaşam, sanki bir sınır var…
Evrende tüm yollar tek bir yere çıkıyor: Kararlılık. Enerjinin kararlılığa yolculuğudur evren. İnsani terimlerle, tembelliğin kararlılığı. Ben buna evrensel tembellik yasası diyorum; bilim insanları entropi gibi daha havalı bir sözcük bulmuş. Tembelleşmedir süreç, asgari enerjiyi sever; iş yapmayı, karmaşık yapılar oluşturmayı, düzeni sevmez. Mümkünse uzak durur. Sıfır enerjidir hedef, son nokta, evrenin ölümü.
Canlılık ise bir anomalidir. Tembellik yasasını çiğneyen bir aykırılık. Yapı, düzen, sürekli karmaşıklaşan bir süreç. Ama aynı zamanda kararlılığa giden farklı bir yoldur da. Genel anlamda tembellik yasasını çiğnemez; evrenin en düşük enerji durumuna doğru gidiş sürer. En olası duruma gidiş.
 En olası durum evrensel tembelliğin kararlılık tanımıdır. Evrende hiçbir şey bu yasanın dışına çıkamaz. En olası durum kısaca sayısı en fazla olandır. Bu da neredeyse her zaman düzensizlik, dağılma, yayılmadır. Bir şeyi toplamak dağıtmaktan zordur. Dağıtmanın sayısız yolu varken toplamanın çok daha azdır. Toplarken iş yaparsınız, yorulursunuz, enerji ister, dağıtma kendiliğinden olur, neredeyse her eylem dağılmadır. Ve bu yüzden, eğer özellikle uğraşmazsanız, dağılma her zaman en olası durumdur.
Canlılık bir toplanmadır, bazı moleküllerin, ya da tanecikler diyelim, farklı şekillerde bir araya gelmesiyle daha karmaşık bir yapının belirmesidir. Toplanma eylemi olarak evrende enerjinin genel dağılma sürecine aykırıdır. Uzun süre bilim insanlarının kafasını karıştırmıştır.
Toplanmak, kendini çoğaltmak, bir moleküle başka bir molekül eklemek, tüm bunlar enerji gerektirir, iş demektir. Canlılık çalışkandır. Gidenle gelen arasında çok hassas bir dengeyle, kararlı bir dengeyle, daha teorik bir dille, dinamik kinetik bir dengeyle kendini kopyalar da kopyalar. Genel yasaya, minimum enerjiye, yapının dağılmasına karşı bir mücadeledir sürekli çoğalarak yaşamak, sürekli enerji sağlayarak yapılaşmak; ama son yine de aynıdır, tüm didinmelere, tüm çabalara rağmen.
Şu anki bulgulara göre başlangıç kimyasaldır. Bir noktadan sonra, henüz ayrıntılarını ele vermemiş bir adımla, enerji üreterek çoğalmanın yolunu bulur cansız moleküller ve böylece canlılığa adım atılır; kendini çoğaltarak kararlılığa ulaşma anlamında bir canlılık; bir yan etki olarak canlılık. 
Hedef evrenin şart koştuğu kararlılıktır. Kimyasaldan biyolojik olana geçiş bunun farklı bir yoludur. Cansız maddeden canlı madde, yaşam belirmiştir bu yolculukta; kararlılığa ulaşma çabasının yan etkisi olarak.
Bu canlılık, bu bir yan etki olarak belirmiş canlı madde bedenimizdir, beynimiz dâhil. Sürekli yenilerinin üretildiği hücresel proteinler, sürekli mitoz bölünmeyle çoğalan hücrelerimiz, en az hücrelerimiz kadar çok sayıda daimi kiracılarımız bakteriler(imiz) ve kısacası enerji santrali bedenimiz bu bağlantının en önemli tanıklıklarıdır. Bir tür geçmişe yolculuktur bedenimizden içeri bakmak, cansızdan canlıya dönüşümün öyküsüne götüren.
Bu arada bu yapının bir de kendini baş sanan bir patronu vardır, adı her neyse, bilinç, ben, vs; farklı bir boyutta sürdürür canlılığını, içerideki sistemle doğrudan ilişkisi olmayan bir boyutta. O da çoğalır, kendisini kopyalar, çocuk yani, içindeki çoğalmalardan farklı, bunlara ek olarak. Bedenimizin iç dünyasından ayrı, ondan neredeyse habersiz bu yaşamdır, kendimizi tek birey olarak görmemizi sağlayan, diğer bireylerle çeşitli eylemler aracılığıyla paylaştığımız, kendimizi muazzam önemli ve biricik ilan etmemize yol açan.
Bu ikisini tarihimiz boyunca birbirinden ayırdık: Beden ve ruh. Birinciyi pek sevmedik, hep kurtulmaya çalıştık temsil ettiği ve sanki hep farkında olduğumuz bağımlılıktan, becerebilirmişiz gibi. Nefese ruh deyip bedenin can kaynağı ilan ettik. Aklımızca tembellik yasasının nihai sonucu ölümü yenmeye çalıştık bu şekilde; ölüm dediğimiz, yine teorik dille, termodinamik kararlılık, yani tembellik yasası. Oysa hep tersiydi canlılığı veren, sağlayan. Kafamız karıştı alt edemeyince, tanrılar tanrıçalar ilan ettik yerine, yetmedi evrensel ruhu yarattık, ışık olduk, kâh çevresinden dolaştık kâh gasp etmeye çalıştık canlılığın beden olarak dünyamızdaki yansıması evrensel kökenini, bağlantısını. An geldi yaşam ölüme hazırlıktır dedi filozoflarımız, an geldi bu ölümlü dünyada yaşa yaşayabildiğin kadar dedi daha sıradan hemcinslerimiz. Bir türlü kendimizi bırakıp bakmasını öğrenemedik.
Henüz emekleme aşamasındayız nasıl bir sürecin içinde olduğumuzu kavrama konusunda. Göremiyoruz, sadece duyularımızın bize verdikleriyle yetindiğimizden. Duyamıyoruz, sadece kendi dilimizi konuştuğumuzdan. İnsan-merkezciliğimiz yetmiyormuş gibi bir de canlı-merkezciyiz. Bir terk edebilsek şu merkezciliğimizi, biricikçiliğimizi.
Dini ve felsefi anlatılarımız bugüne kadar genelde duvar oldular, bizi dünyadaki varlığımızla sınırlandıran. Meselenin evrensel boyutunu, aşağı yukarı her şeyi “açıklayan” genellemelerle kapattık, örttük, boğduk. Evren bağlantısı denince, genelde tek bir güç yaratmakla yetindik, kendimize benzeyen. Daha soyut olduğumuzda da ışık kavramını ve benzerlerini sevdik, yıldızlara benzeyen. Denklem uzun süre çok basitti: kul-tanrı, atman-brahman, bilinç-ışık.  Bugün ufukta çok farklı sorular belirdi, denklem karmaşıklaşmaya başladı, canlılığın şu anda kendi habitatımızdaki en gelişkin biçimi olarak -tür değil biçim- bu denklemin en önemli değişkeni, değiştireni olmaya adayız; bizi, canlılığımızın sebebi evrensel sürecin önemli bir unsuru yapmaya aday bir denklemin. Oysa kafalarımızı acizliğin sessiz çığlıklarına hapseden bireysel kurtuluş çaba ve öykülerimize o kadar gömüyoruz ki, çok daha büyük bir öykünün parçası olmayı atlıyoruz. Alışıldığı terk etmemekte direniyor, eski filmleri yeni oyuncularla seyretmekten, eski kavram ve ilkeleri çağın pazarlanabilirlik kıstasına uygun daha güncel sözcüklerle tekrarlamaktan sıkılmıyoruz. Sadece düşünmek de değil mesele, çok daha fazlası, çok daha farklısı, çok açılısı, alttan, tepeden, yandan, her yerden görmek ve yapmak, cesurca, alışıldık kalıpları parçalayarak, kendi ufak dünyamızı, dünyalarımızı geride bırakarak, daha büyük bir şeyin parçası olduğumuzu düşünerek, ilan ederek.
Timuçin Binder
 

  





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder